Bildiğimiz doğru ve yanlışlar perspektifinden
Prof. Dr. Serap Erdoğan
Çocukların doğada oyun oynayarak öğrenmesine yönelik olarak ilk filizler on beşinci yüzyılda A. Comenius ile başlamıştır. Bu düşünce günümüzde aynı içtenlikle çocukların deneyimleri arasında yer almaya devam etmektedir. Erken çocukluk döneminin kritik bir dönem olduğunu belirten Jean-Jacques Rousseau ise ardından bu düşünceyi savunmaya on yedinci yüz yılda devam etmiştir. Eğitimin doğa temelli deneyimlerden yararlanılarak gerçekleştirilmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Çocukluk ve çocukların uygun eğitim ortamlarına yönelik düşüncelerin olgunlaşamaya devam ettiği on sekizinci yüz yıla yıla doğru gelirken doğa eğitiminin ilk uygulamalarını yapmaya başlayan Pestalozzi karşımıza çıkmakta ve kendi kurduğu okullarda çocukların doğada doğrudan gözlem ve duyusal deneyimlere dayalı öğrenmeyi desteklediğini görürüz. Bu süreç Avrupa’da çocukların doğada öğrenmesine yönelik ihtiyaçların daha yoğun bir şekilde ele alındığını bize gösterir. Okullarında çocuklara hem doğal materyaller sunarak hem de doğa yürüyüşleri ve doğa gözlemleri gibi etkinlikler düzenleyerek çocukların doğadan duyuları aracılığıyla öğrenmelerini destekleyecek özgür ortamlar yaratmıştır.

Ardından dikkatler F. Froebel’un oyun oynmaya yönelik görüşlerine odaklanılmıştır. Doğa temelli eğitime verdiği önem kurduğu okulun adından da anlaşılabilmektedir: Çocuk bahçesi (Kindergarten). Her çocuğun kendine ait bahçesinin bulunduğu bu okulda çocuklarla sıklıkla doğa yürüyüşü etkinlikleri gerçekleştirilmektedir. Bu yolla çocuklar, doğaya yönelik bilgi edinebilecek, doğaya saygı duyabilecek ve onu sevebilecektir. Her ne kadar önceki eğitimci ve düşünürler kadar doğal materyallerin eğitici materyaller olarak kullanılabileceğini vurgulamasa da Maria Montessori, kendi kurduğu Casa dei Bambini (Çocuk Evi) isimli okulda, çocukların istediği zaman çıkabileceği, içeriden doğrudan erişilebilir (open access) bahçeye yer vererek doğa temelli öğrenmeyi önemsediğini göstermektedir. Montessori’ye göre doğada vakit geçiren çocukların doğaya yönelik bilgi ve farkındalıkları artacak, bu çocuklar bitki ve hayvan sevgisi kazanabileceğini belirtmiştir. Waldorf Yaklaşımının kurucusu olan Rudolf Steiner, doğada öğrenmeye önem vererek bu görüşünü yaklaşımına yansıtmıştır. Waldorf okulları doğa ile iç içe olunabilecek ve doğanın imkanlarından yararlanılabilecek yerlerde kurulmaktadır. Bu okullarda hava koşulları fark etmeksizin günlük olarak yürüyüş, bitki yetiştirilmesi ve bitkilerin hasat edilmesi gibi doğa etkinliklerine yer verilmektedir. Steiner, çocukların doğadaki değişimi gözlemleyebilmeleri, deneyimleyebilmeleri, doğaya karşı sevgi ve sorumluluk bilinci kazanabilmeleri açısından doğada gerçekleştirilen etkinliklerin ve doğal materyallerin önemli bir araç olduğunu savunmuştur.

Bu düşünce çocukların doğa sevgisini McMillan kardeşler olarak isimlendirilen ve günümüz çocuk bakım merkezlerinin öncüleri olan Margaret McMillan ve Rachel McMillan ilk açık hava çocuk yuvasını (open-air nursery school) kurarak doğa temelli eğitime verdikleri önemi göstermektedirler. Yirminci yüzyıl ile yirmi birinci yüzyıl arasında geçişte önemli role sahip olan bu okulda iç mekan sadece olumsuz hava koşullarında kullanılmaktadır. Okulun bahçesinde ise bitkilerin yetiştirildiği bir alan, tırmanma materyalleri, kum havuzu, farklı zemin özelliklerine yer verilerek çocukların özgürce keşfedip oynamaları desteklenmiştir. Susan Isaacs tarafından kurulan okulda da dış mekân, öğrenme ortamları içerisinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu bahçede bitkiler ve ekim-dikim alanlarının yanı sıra çeşitli hayvanlara, tırmanma materyallerine, çekiç ve testere gibi malzemelere yer verilmiştir. Isaacs, doğa temelli öğrenmenin çocuklarda merak ve araştırma duygusunu tetiklediğini, risk alma becerilerini artırdığını ileri sürmüştür. McMillan kardeşlerin çocuk yuvasının modern bir eş değeri olan ve doğa ile çocuk arasındaki ilişkiyi güçlendirmeyi amaçlayan Orman Okulu Yaklaşımı, doğada öğrenmeye yönelik İskandinavya kökenli bir eğitim yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre doğa, çocuklar için ideal bir oyun ve öğrenme alanı olduğundan hava koşullarına bakılmaksızın tüm yıl boyunca çocuklar neredeyse her gün, orman veya ağaçlık alanda öğrenme deneyimleri elde etmektedirler. Dolayısıyla bu okulların ağaçlık veya ormanlık alanların içine veya yakınına kurulması gerekmektedir. Ormanı doğadaki evimiz olarak isimlendiren bu okullarda orman yürüyüşleri, buz tutmuş sularda buz pateni, kızakla eğitim tepelerden kayma, ağaçlara ve taşlara tırmanma, meyve toplama, zıplama, dengede durma, doğada bulunan yapraklarla örüntü çalışmaları, hafıza oyunları gibi çeşitli doğa etkinlikleri gerçekleştirilmektedir. Bu sayede çocuklar doğayı tanıyarak nasıl koruyabileceğini öğrenebilecek ve doğaya yönelik olumlu tutum geliştirebilecektir. Bu yaklaşımlarının tümünün dünyada ortak eğitim anlayışı olarak tercih edildiğini görmekteyiz. Ancak tek başına bir eğitim yaklaşımı olarak alınması yerine uygulana programa harmanlanmış olması daha değerlidir.

Görüldüğü gibi doğada öğrenme, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar farklı eğitimciler ve düşünürler tarafından erken çocukluk eğitiminin önemli bir parçası olarak vurgulanmış ve kendi kurdukları anaokullarında uygulamaya aktarılmıştır. Günümüzde teknolojinin hızla gelişmesi, aşırı şehirleşme ve her iki ebeveynin iş gücüne dahil olması ile toplumlar çeşitli değişimlere uğramışlar ve doğada öğrenmeye ayrılan zaman giderek azalmıştır. Buna karşın çocukların doğada olma isteği ve ihtiyacı değişim göstermemiştir. Bu sebeple çocukların ilgi ve gereksinimlerinden hareketle doğa temelli uygulamalara eğilim gösterilmesi, çocuk ile doğa ilişkisinin desteklenmesi ve anlamlı öğrenmelerin gerçekleşmesi açısından oldukça önemlidir. Bütün bu hikayenin bize tuttuğu ışık ise ülkemizde çocukların 21. Yüzyıl becerileri olarak kaşımıza çıkan problem çözme, yaratıcılık, eleştirel düşünme, iletişim, duygusal zeka, öz yönetim, zaman yönetim, kendini motive etme ve karar verme becerilerini destekleyen anahtarın doğa ve doğada deneyimlenen yaşam berileri olduğu görülüyor. Ancak yine bize düşen bütün bu yaklaşım ve denemelerin kendi kültürümüz ve kendi habitatımızda eklektik bir eğitim bakış açısıyla yani çocukların doğada öğrenme yaşantılarına yönelik ortak akıldan yola çıkarak çocuk yaşam alanları ve eğitim ortamlarının oluşturmaktır. Çocuklar adına okuduğunuz için teşekkür ederim. Sevgiyle kalın.

Yorum bırakın